21 Mar 2010 @ 5:32 PM 

İtiraf etmeliyim ki 29 Nisan’a kadar Pardus kullanacağım, yeni Ubuntu’nun kararlı sürümüne kadar Pardus’u deneyimleyeceğim diyerek verdiğim sözü tutamadım. Önce aklımı Ubuntu tabanlı Linux Mint çeldi. İki gün öncesine kadar onu kullandıktan sonra Ubuntu 10.04′ün Beta1 sürümünün çıktığını öğrenip bir kez daha yan çizdim ve dayanamayıp yükledim.

Yeni Ubuntu’nun merakımı cezbetmesinin iki sebebi vardı. Birincisi aylardır konuşulan 10 saniyelik açılış süresi idi. Canonical tee 9.10 sürümü çıkmadan, 10.04 sürümünde hedeflerinin 10 saniye olduğunu açıklamıştı. O zamandan beri bu sürüme büyük sempati besliyorum. Şuradan indirip kurabilirsiniz.

Henüz Beta1 olmasından ötürü tam stabil bir sistem olduğu söylenemez. Benim makinemde arada bir ekran kendi kendine kapanıyor ve hiçbir şekilde geri getiremiyorum. Mecburen reset atmak zorunda kalıyorum. Onun dışında sistem iki kere erör verip açılmayı reddettiği için birkaç saat içinde 3 kez tam kurulum yaptım. Neyseki tek kurulum 10 dakika filan sürüyor. Hatta kurulum yaparken neredeyse zevk alıyorum.

Ayrıntılara inmek gerekirse, kronometre ile yaptığım ölçümlerde sistemin 21 saniyede açıldığını keşfettim. Bu aynı makinede bir süre sonra dakikalar içinde açılmaya başlayan Windows’lara ve yine aynı makinede 27 saniyede açılan 9.10′a göre gayet başarılı bir rakam. Lakin henüz hedeflerinden hayli uzaklar.

Bunun dışında Ubuntu ilk kez ekran kartımın driverını otomatik yükleyerek beni sevindirdi. Artık başlangıçta kurmam gereken driver sayısı bire düştü: Wireless. Aslında bu can sıkıcı bir konu çünkü ilk kez sistemi kurduğumda kablo ile internete girmeden kablosuz internete giremiyorum. Gelecekte hatta belki kararlı sürümde bunu da aşarlar umarım.

Öte yandan tasarımsal devrimden de bahsetmek gerek. Devrim diyorum çünkü Ubuntu bu sürümde ilk kez pencere ikonlarını sağ üst köşeden sol üst köşeye aldı. Bir nevi Macintosh tasarımına daha da yaklaşıldı böylece. Yalnız sorun şu ki tüm Ubuntu uygulamalarının ve yüklü gelen Firefox gibi harici uygulamaların ikonları solda iken, sonradan yüklediğimiz uygulamaların; örneğin Google Chrome’un ikonları sağda. Zaten içgüdüsel olarak imleç hep sağa gidiyor. Sola alışsak bile bazı programların ikonları solda, bazılarınki sağda olacak. Canonical’ın neden böyle bir değişiklik yaptığını merak ediyorum. Bu bana kendini Linux camiasından soyutlama ve tekelleşmeye çalışma olarak geliyor. Üreticilere kendilerine özel program yazmaya teşvik etme gibi.

Ubuntu 10.04 Lucid Lynx Pencere İkonları

Ubuntu 10.04 Lucid Lynx Pencere İkonları - Büyütmek için tıklayın

Son olarak yeni Ubuntu’da iki önemli değişiklik olacak. Birincisi Ubuntu’nun resmi arama motoru artık Yahoo olacak. İkinci olarak da bu sürümden itibaren Ubuntu’da Gimp uygulaması ön tanımlı gelmeyecek. Bu karar mecburi olarak verilse de (şişen sistem boyutunu bir şekilde cd’ye sığdırabilmek için bazı programlardan feragat ediyorlar. Şurada bahsetmiştim) Linux camiasını ikiye bölen bir karar oldu. Belki ilerde fikirlerini değiştirebilirler ama bunun Gimp’in gelişimini etkileyeceği kesin.

Sonuç olarak yeni Ubuntu hakkında henüz bir kanıya varmak için erken, en azından rc sürümünü beklemekte fayda var. Dediğim gibi kararlı sürüm 29 Nisan’da çıkacak. Tüm takvime şuradan bakabilirsiniz.

Yazan: Deniz
Son Düzenleme: 21 Mar 2010 @ 05:32 PM

E-mailLinkYorumlar (5)
Tags
 17 Mar 2010 @ 8:14 PM 

İnternet teknolojilerinin gelişimi ile statik web siteleri yerlerini kullanıcı etkileşimli, ziyaretçilerin katkısı ile gelişen dinamik sitelere bıraktı. Bu temelde dahiyane bir fikirdi ve site yöneticilerinin işini kolaylaştırmasının dışında, kullanıcılarının siteyi sahiplenmelerini de sağlıyordu. Bugün bildiğimiz, kullandığımız sosyal ağlar başta olmak üzere, forumlar, sözlükler ve tüm diğer içerik siteleri bu yöntemi kullanıyor. Bunu zaten hepimiz biliyoruz. Bilmediğimiz şey ise bunun bir adım ötesi.

WOMM (World of mouth marketing), yani ağızdan ağıza reklam yöntemi bugün bilinen en ucuz ve en etkili reklam çeşididir. Basitçe bir ürünü satın alırsınız, ürünü kullanırsınız, ondan memnun olursunuz ve arkadaşınıza tavsiye edersiniz. Ürünü arkadaşınız da alır ve zincire o da dahil olur. Siz farkında olmadan ürünün reklamını yapmışsınızdır ve temelde bir kişiye ürünü satın aldırdığınızda bunun pek bir önemi olmaz. Ama bunu ürünü alanların yarısı yaparsa bu bir fark yaratır. Konumuz web olduğu için, bugün kişisel bloglarında kullandığı hizmeti yeren ya da öven blogcular marka değerlerinde ciddi farklar yaratıyorlar. Hatta blog camiasında pek tasvip edilmese de markalar blogculara markalarını övmesi karşılığında para ödüyor (tasvip edilmemesinin sebebi yazılarda bunun reklam olduğunun belirtilmemesi. Aksinde bence sorun yok).

Şimdi bir adım ötemize bakalım. Siteyi admin yapıyor, içeriği kullanıcılar oluşturuyor ve yine reklamını kullanıcılar yapıyor. Bugün dinamik pek çok web sitesi işte böyle çalışıyor. Elbette burada bir alışveriş söz konusu. WOMM yöntemini kategori dışı bırakırsak kimse genelde karşılıksız bir iş yapmaz web dünyasında. Site sahibi, oluşturduğu zekice bir yöntem ile sitesinin reklamını yapmaları karşılığında kullanıcılara bir şey vaad ediyor. Bunun bilinen en basit yöntemi profil sayfası. Twitter, Facebook gibi siteleri ele alalım. Bunlar temelde reklama ihtiyacı olmayan iki site. Marka bilinirlikleri üst düzeyde. Bu bakımdan sizden reklamlarını yapmalarını istemiyorlar. Ama sizin bir profil sayfanız ve orada paylaştığınız şeyler var. Bunların kitlelerce duyulmasını istiyorsunuz ve bunun için profil sayfanızı yaymanız gerekmekte. Direk amaç bu olmasa da dolaylı olarak sitelerin reklamını yapmış oluyorsunuz.
Şimdi bu yöntemi kullanan esas sitelere bakalım. Şu günlerde popülaritesini kaybetmeye başlasa da Formspring.me sitesi bana kalırsa en başarılı çıkışı yaparak bu alanda zirveye oturdu. Basitçe size bir profil sayfası verdi ve insanların size soru sormalarını sağladı. Profil yaratan kişiler de sosyal ağlarda, sözlüklerde, bloglarında profil sayfalarını afişe ederek sitenin reklamını yapmış oldular. Ben bile site ile ilgili bir yazı hazırlayarak bu zincire dahil oldum. Sebebi çok basit. Eğer bunu yapmamış olsaydım Formspring sayfam kalbim kadar tertemiz bir şekilde kalacaktı. Oysa ben bu adresin bana ait olduğunu ve bana soru sorabileceğinizi söyleyerek kim bilir kaç kişiyi siteye çekmiş oldum. Üstelik bunu bedavaya yaptım.

Friendfeed gibi sitelerin yayık teknolojisi sayesinde hiç ek çaba sarf etmeden kitlelerle iletişime geçebiliyorsunuz. Burada sizin ek bir çaba sarf etmenize gerek yok ama işte site sahibi yolunuzu tıkadığı zaman iş başa düşüyor. Bu noktada internette ne kadar popülerseniz o kadar fazla geri dönüş alıyorsunuz. Henüz bir yere ait değiseniz de bu sitelere girmeniz anlamsız oluyor. Hali hazırda Formspring profil sayfasını msn adresine yazan ve zaten yüz yüze görüştüğü 2-3 insanlar orada şakalaşan kişiler gördüm. Çok acıklıydı.

Bu yöntemin en çok işe yaradığı siteler de davetiye ile üye olunanlar. Üyelere, üye yaptıkları her kişi için bir ödül vaad eden siteler bugün “Kasa her zaman kazanır” felsefesinin canlı kanıtı gibi. Bir süredir popüler olan Lockerz sitesi üye yapılan her kişi için 2 puan verirken saltanatı sadece birkaç gün süren e-casting sitesi ise profil sayfanıza belli sayıda tık almanız karşılığında ödüller için çekilişe katılma şansı veriyor.

Bugün internette ürününüz ne kadar sağlam olursa olsun bir şeyler satmaya çalışmak ücretsiz alternatifi olduğundan ötürü cidden zor ve parayla reklamınızı yaptırmak da göründüğü kadar ucuz ve kolay değil. Bu bakımdan güçlü bir ürününüzün olması ve zekice tasarlanmış bir sisteminizi olması bir anda parlamanıza yeterli olacaktır. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken devamlılık konusu çünkü bu tarz sitelerin çıkışı gibi inişi de çok ani olmakta ve insanlar çok kısa sürelerde her şeyi tüketmektedirler. Bunun için devamlılığı olan ve sürekli yenilikler yaparak kullanıcılarının heyecanını ilk günkü gibi tutan başarılı bir sistem gerekmekte. Ve zaten hiç kolay bir şey olmadığından bugün örneklerine çok az rastlıyoruz.

Yazan: Deniz
Son Düzenleme: 17 Mar 2010 @ 08:14 PM

E-mailLinkYorumlar (0)
Tags
 07 Mar 2010 @ 8:58 PM 

Html5 - Html 5

Html5

Geçtiğimiz haftalarda Steve Jobs Adobe firması hakkında cüretkar sözler sarfetti. Jobs, neden Apple ürünlerinde Flash desteği olmadığı sorusuna “Çünkü Adobe firması tembel, açıklarını kapatmıyorlar ve sorunlu bir ürünleri var. Macintosh’daki çökmelerin sebebi bile Flash’dan kaynaklanıyor. Html5′in gelişimi ile zaten 2-3 yıla kadar kimse Flash kullanmayacak.” dedi. Adobe firması ise Steve Jobs’a göz dağı vererek, Apple ürünlerinin Flash desteği olmadığı sürece kaybedenin Apple olacağını, çünkü web’de en çok ziyaret edilen 100 sitenin 75′inin Flash kullandığını ve internetteki videoların %75′inin Flash tabanlı olduğunu söyledi. Bildiğimiz üzere 2010 yılının üçüncü çeyreğinde Android yüklü telefonlar Flash desteği kazanacaklar. Windows Phone 7 için de bir çalışma var.

Apple’nin Adobe firmasına böylesine resti çekmesi önemli, çünkü hali hazırda akıllı telefon pazarının ve mobil internet pazarının önemli bir kısmı iPhone ve iPod Touch üzerinden sağlanıyor. Siteler kendilerini iPhone’da çalışacak şekilde tasarlıyorlar. Bu bakımdan aynı hafta içinde duyduğum iki haber bana Steve Jobs’ın Flash’ın akıbeti konusundaki kehanetinde haklı olabileceğini düşündürttü.

İlki önümüzdeki günlerde kullanıcılarına mobil ortamda bilet satışı yapmak isteyen Virgin America havayolu şirketinin, iPhone Flash desteklemediğinden ötürü Html5 teknolojisine geçiş yaptığını duyurması idi. Şu anda siteye girerseniz kendiniz gözlemleyebilirsiniz. Bu çok cesurca bir hareket ve bunu diğer firmalar da takip edebilirler.

İkincisi ise bir süredir devam eden ama benim bu hafta öğrendiğim ve hemen beta testine katıldığım, Youtube’nin Html5 denemesi. Youtube.com/html5 adresinden erişebileceğiniz ve beta testine katılabildiğiniz uygulama. Çevirim içi video pazarını domine eden Youtube’nin Html5 desteği vermesi çok anlam ifade ederdi.

Adobe Flash vs Html5

Adobe Flash

Madalyonun Adobe tarafında ise muhtelem 2-3 yıllık bir krallık garantisi mevcut. Hali hazırda doğru düzgün bir Flash alternatifi yok ve Flash sadece video sitelerinde değil, oyun, uygulama (gadget) ya da komple site tasarımına kadar oldukça yaygın bir kullanım ağına sahip. En basitinden bu asla iPhone üzerinde Farmville oynayamayacaksınız anlamına geliyor (uygulaması var mı bilmiyorum ama beğendiğiniz her Flash uygulamasını da aplikasyon olarak yüklemek zor iş). Eğer yılın sonlarına doğru HTC, Samsung, Nexus One ya da Nokia (ki N900 modeli zaten Flash desteğine sahip ilk telefon olma özelliğine sahip) Flash desteğine sahip olurlarsa iPhone ciddi yara alabilir ve sektörde kan kaybedebilir. Her ne kadar mobil ortamda çalışan Flash’ın asla stabil olmayacağını bilsem de benim de bir Apple ürünü almamamın başlıca sebebidir bu. Hatta şu yazıyı yazarken oldukça heyecanlıydım.

İşin özü, Html5 henüz oturmamış, tarayıcılar tarafından bile desteklenmeyen (Bildiğim kadarıyla sadece Webkit motoruna sahip Safari ve Google Chrome destekliyor) bir teknoloji. Tamamen oturması için 2013 yılından sonrasına randevu veriliyor. O zaman kadar tarayıcılar desteklediler diyelim, tüm siteler kendilerini ona entegre edene kadar hayli zaman geçer. Bünyesinde önemli birçok yenilik barındıran Html5 çıktığı ilk günden bu yana video işini üstleneceğinden ötürü Flash’ı öldüreceği konuşulmakta. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini 2012′de kıyamet kopmazsa hep birlikte göreceğiz.

Yazan: Deniz
Son Düzenleme: 07 Mar 2010 @ 08:58 PM

E-mailLinkYorumlar (0)
Tags
 07 Mar 2010 @ 11:58 AM 

Site istatistikleri deyince aklımıza ilk Google Analytics gelir. Gerek ücretsiz oluşu, gerek zahmetsiz oluşu, gerek ayrıntılı istatistikleri sade bir altyapı ile göstermesi Google Analytics’i küçük büyük tüm internet sitelerinde bir numaralı istatistik servisi haline getirmiştir. Yalnız Google’ın istatistik servisinin bir kusuru var ki birçok kişinin alternatiflere yönelmesinin başlıca sebebi. Gerçek zamanlı istatistik göstermez. Günün belli bir saatinde bir kerelik güncellenir ve günün o zamana kadar olan istatistiklerini bir kerede gösterir. Oysa bugün birçok servis, real time dediğimiz anlık istatistikleri başarılı bir şekilde gösterebiliyor. Bunlardan benim en çok takdirimi kazanan, nispeten yeni bir oluşum içinde olsa da Piwik.

Piwik’i tercih etmemin başlıca sebebi real time olması değil çünkü Google Analytics dışındaki tüm ciddi istatistik servisleri real time desteği veriyor zaten. Piwik öncelikle açık kaynak olmasından ötürü ilgimi çekti. Demosunu gördükten sonra ise ciddi ciddi kullanmayı düşündüm. Çünkü arayüzü oldukça başarılı bir şekilde Ajax teknolojisini kullanıyor. Yani birçok işlemi yaparken sayfanız yenilenmiyor. Hızlı bir şekilde istatistiklerinizi öğrenebiliyorsunuz.

Onun dışında Piwik henüz Türkçe desteği vermese de bir blogcunun istediği tüm istatistikleri gösterebiliyor. Daha profesyonel şirketler elbette ücretli istatistik servislerine yönelebilirler ama Piwik yerel siteler için oldukça yeterli. Daha da önemlisi, açık kaynak olması ve eklenti desteğine sahip olması dolayısıyla, programcı iseniz dilediğiniz gibi özelleştirebilirsiniz. Kaldı ki şu sıra 0.5.4. sürümü yayında olan Piwik’in ilerde oldukça gelişip güzelleşeceğini düşünüyorum. İstatistik servisinizi bir kere kurduktan sonra bir daha kaldırmak istemezsiniz çünkü yeni bir servis kurduğunuzda tüm istatistikleriniz sıfırlanır. Bu yüzden en başta seçerken isabetli bir seçim yapmanız gerekir. Ben tercihimi yaparken Piwik ile Clicky arasında kaldım. Clicky’nin ana sayfasında verdiği tablodan yola çıkarsak en başarılı servis konumunda. Oradan hangi servisin ne yapıp, ne yapamadığını kontrol edebilirsiniz. Clicky’nin beni cezbeden birkaç özelliği olduğunu itiraf etmeliyim (Twitter istatistiklerini toplaması gibi) ama yine de tercihimi şimdilik Piwik’den yana kullandım. Bunda açık kaynak olmasının etkisi büyük. Bu arada Clicky’nin ücretsiz ve ücretli olmak üzere iki sürümü mevcut. Tabloda gördüğümüz değerler ücretli sürüme ait olabilirler.

Clicky - Görseli büyütmek için üzerine tıklayın

Gelelim Piwik’e. Başlamadan önce demo sayfasından Piwik.org sitesinin istatistiklerine bakarak bir ön fikir alabilirsiniz. Sizin sitenizin de istatistik sayfası aynı böyle gözükecek. Bu sayfası siz de herkese açabilir ya da size özel yapabilirsiniz.

Piwik’i kurmak, aynı WordPress kurmak gibi (ya da herhangi bir cms kurmak gibi). Sitesinden Piwik dosyasını indiriyorsunuz. Ftp’den sitenize atıyorsunuz ve sitenizinadi.com/piwik adresine gidiyorsunuz. Bu adreste adım adım kurulumu gerçekleştiriyorsunuz. Yapmanız gereken tek şey Piwik için bir veritabanı ve veritabanı kullanıcısı oluşturmak. Sonra sizden istediğinde bu kullanıcı adını ve veritabanı erişim şifresini yazıyorsunuz. Sizden son olarak Piwik istatistiklerini görmek için bir şifre istiyor. Onları da oluşturduktan sonra sitenizin sayfalarına eklemek üzere bir kod veriyor. Burada dikkat etmeniz gereken, kodu </body> etiketinin hemen üzerine yapıştırmalısınız. Bu aşamadan sonra Piwik hemen istatistikleri toplamaya başlıyor. Hepsi bu kadar. Kurulum aşaması şurada ayrıntılı bir şekilde anlatılmış (ingilizce).

Yazan: Deniz
Son Düzenleme: 07 Mar 2010 @ 11:58 AM

E-mailLinkYorumlar (1)
Tags
 05 Mar 2010 @ 5:48 PM 

Bir sistemi eleştirirken kişilerin insiyatifinde olan problemleri gündeme getirmemek gerekir. Bugün hepimizin kabullendiği eğitim sisteminin problemlerinin çoğu aslında kusursuz işlemeyen sistemden ötürüdür. Yani sistemimizde bir problem yok. Bunun yanında eğitimcilerimizin başarısızlığı daha ön plana alınabilir. Bahsetmek istediğim konu Öss, okulda şiddet, süper zeki beyinlerin normalleştirilmesi, teorik derslerden ötürü ezberci yaklaşım filan değil. Bunları hepimiz biliyoruz zaten.

Akademik düzeyde öğrencileri nasıl daha iyi yetiştiririz, onları nasıl daha iyi mühendis, doktor, yapabiliriz diye düşünen, kafa patlatan insanlar mevcut. Onlar mühendis olmak isteyen birine nasıl mühendis yaklaşımını öğretebilirizin derdinde çoğunlukla. Evet, mühendis olmaya karar vermiş öğrencilerin tamamına yakını mühendisliğin ne olduğunu bilmiyor. Okula başladıktan sonra da iş işten geçmiş oluyor. Mesleğinden memnun olmayan, mutsuz bir nesil yetişiyor. Pardon Öss’den bahsetmeyecektim.

Bilimde eleştirel düşünce adında sosyal bir ders alıyorum ve burada nasıl daha eleştirel, sorgulayıcı ve açık fikirli olabiliriz şeklinde fikir teatisinde bulunuyoruz. Burada en çok vurgulanan mevzu sanıyorum doğru ve güçlü sorular sorabilmek. Gençlerin ezberci eğitimle yanlış bir şekilde eğitildiklerini düşünürken eğitimcilerin onları ezbere yönlendirdikleri ve yorum yapmadan sadece ezberleyerek dersten geçirdikleri konusunda hemfikiriz. Ezberlemek basittir ve insan çoğunlukla basit olana eğilimlidir. Bu benim için pek geçerli değil çünkü korkunç bir hafızam var ve bir dersten ezber yaparak geçmem neredeyse mümkün değil. Bu yüzden tüm hayatım dersleri anlamaya çalışarak geçti. Aslında buna çalışmamam, direk anlamam gerekirdi. Sanırım ezberci eğitim dediğimiz şey tam olarak bu.

Oysa üniversiteye gidince gördüm ki çoğu akademisyen kolay olanı tercih etmiyor. Onlar bir şekilde bizleri mesleğe adapte etmek ve bizi sorgulayıcı, olması gerektiği şekilde yetiştirmeye çalışıyorlar. Bu bakımdan sevindirici, tüm hayatı boyunca ezberlemeye alışmış bir bünyeden sorgulaması istendiğinde afallayabiliyor. Gözlemlediğim kadarıyla herkes ilk o görünmez duvara fena halde tosladı. Hepimiz çalışma yöntemlerimizi ve saatlerini gözden geçirmeye başladık.

Tam olarak anlatmak istediğim şu. Bir öğrencinin bir sene boyunca eğitilme aşamalarını incelersek:

  • Önce derslere girilir, dersler öğrenilir.
  • Sonra sınavlara girilir. Bakalım gerçekten öğrenmiş miyiz diye başarısız bir deneme yapılır. Bu arada kopya filan çekilir. Eğer buna rağmen öğrenemediğimiz kanaat edilirse ders tekrar aldırılır. Öğrenmişse, ne kadar iyi öğrendiği derecelendirilir.

Evet işte benim ilgilendiğim bu ikinci aşama yani sınav aşaması bu günlük esas sorunumuzu oluşturuyor. Sınavların gereksizliğini eleştirmeyeceğim. Ondan önce devam zorunluluğu var bence (kısaca okula gelmek istemeyen ve sadece imza atmak için gelen biri hiç gelmese daha tatlı olmaz mıydı?)

Burada alışılageldiği üzere sınavlarda eğitimci daha önce anlattığı şeyler arasından birtakım sorular sorar. İşteki buradaki sorunumuz, bu soruları nitelikli ve öğrenciyi düşünmeye sevk eder cinsten mi olmalı yoksa dersi dinleyen, olayı çözen herkesin yapabileceği, öğrencinin daha önce gördüğü hatta derste çözdüğü soruların benzerleri mi olmalı?

Bilimde eleştirel düşünce dersinde kesin olarak ortaya koyduk ki öğrenci sorgulamalı, yargılamalı, düşünmeli, ve sonuca ulaşmalı. Gerçek hayatta karşısına hiç görmediği problemler çıkacak ve bunu çözmesi istenecek. Ama gerçek hayatın şartlarını oluşturmaya çalışırken, çok önemli bir detayı atladığımızı fark ettim. Süre. Sınav süresi, bizlerin muhtemel 5 soruyu düşünüp, kafamızda bir çözüm şeması oluşturup, doğru cevaba ulaşmamız için asla yeterli değil. Nitekim dersi hakkıyla anlamış bir kişiye yargı gerektiren 5 soru ve sınırsız zaman verirsek bu kişi soruların tamamına bir şekilde cevap verebilir ama sen bu kişiden aynı işi 90 dakikada yapmasını beklersen adaletsizlik yapmış olursun. Dolayısıyla tüm öğrencileri boş bir kağıdı doldurmaları suretiyle elediğimiz bir sistemin doğruluğunu kabul edersek, ben öğrencinin ne kadar zeki olduğundan çok ne kadar çalışkan olduğunun test edilmesini daha doğru ya da daha az yanlış buluyorum.

Yazan: Deniz
Son Düzenleme: 07 Mar 2010 @ 12:31 PM

E-mailLinkYorumlar (0)
Tags
Etiketler:
Kategoriler: Genel
 05 Mar 2010 @ 5:15 PM 

Avrupa komisyonunun Microsoft aleyhine açılan tekelleşme davası sonucu verdiği karar ile 1 Mart itibariyle satılan Windows’lar varsayılan olarak Internet Explorer yüklü gelmeyecek.

Windows 7 tarayici secim ekrani

Windows Tarayıcı Seçim Ekranı

Bunun yerine internete girilmek istendiğinde Windows karşımıza her seferinde karışık sıralama ile 12 adet tarayıcı getirecek. Bu tarayıcılar arasında Firefox, Internet Explorer, Google Chrome, Safari, Opera gibi popüler tarayıcıların yanında Avant, Maxthon gibi Internet Explorer’ın Trident motorunu kullanan tarayıcılar da mevcut.

Hali hazırda Avrupada kan kaybetmeye devam eden Internet Explorer’ın pazar payını ciddi ölçüde etkileyecek önemli bir karar. Belki bu sayede insanlar tarayıcının ne demek olduğunu ya da Google ya da arama motoru olmadığını anlamış olurlar. Hatta belki günün birinde Internet Explorer 6 en çok kullanılan tarayıcı ünvanını bırakmaya karar verir. Bunlar zor ama kesinlikle imkansız değil.

Yazan: Deniz
Son Düzenleme: 23 Mar 2010 @ 09:21 PM

E-mailLinkYorumlar (2)
Tags

 Son 50 Yazı
 Geri
http://denizatm.com
Temayı Değiştir...
  • [Çıkış Yaptı]
  •  
  • Kullanıcılar » 2
  • Yazılar/Sayfalar » 51
  • Yorumlar » 52
Temayı Değiştir...
  • BoşBoş
  • YaşamYaşam
  • YeryüzüYeryüzü
  • RüzgarRüzgar
  • SuSu
  • AteşAteş
  • IşıkIşık « Varsayılan