Uzun zamandır internete uygulanan sansür ile ilgili bir şeyler karalamak istiyordum ama söyleyebileceğim her şey çoktan söylendiği için laf kalabalığı yapmak istemedim. Zaten birkaç gün önce yolladığım Friendfeed mesajımda internet sansürüne internet üzerinden tepki göstermenin anlamsız olduğunu yazmıştım. Çünkü internet üzerinden verdiğimiz tepki karar mercilerine ulaşmıyor bile. Basın internet sansürü ile ilgili bir şey yazmaktan kaçınıyor. Halkın tepkisel çoğunluğu gençler, internete giren kesimin çoğunluğu gençler ama bu iki küme yeterince kesişmiyor. Neyse, tam da hayalini kurduğum gibi, birileri tepkilerini fiziksel dünyaya taşımaya karar vermiş ve ortaya dahiyane bir organizasyon çıkmış. Sansüre Karşı Yürüyüş.

Yaz okulu dolayısıyla İstanbul’da olmadığım için maalesef yürüyüşe katılamayacağım ama bu yazıyı okuyan ve 17 Temmuz Cumartesi günü saat 17:00′da işi olmayan İstanbullular lütfen Taksim meydanına akın etsinler.
Organizasyonda eylem planı şöyle açıklanmış.
+ 17.30’da internet kablosunu keserek açılışı yapıyoruz ve yürüyüşe başlıyoruz.
+ Herkes 17.00 – 19.00 arası Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e twitter üzerinden “Biz Taksim’deyiz, siz neredesiniz?” twit’leri gönderiyor. (@cbabdullahgul) (#sansur hashtagi kullanilarak)
+ Yürüyüş boyunca, yıllar önce TRT sansürlerini eleştiren Devekuşu Kabare’nin söylediği, minik kelebek parçası sansürsüz şekliyle söyleyeceğiz: minik kelebek
+ Galatasaray Lisesi’nin önünde basın açıklamasını okuyoruz.
Ekşi Sözlük’ün avukatı Kanzuk’un sözlükte yazdığı yazıdan alıntı. “işçiler taksim meydanı’nı söke söke, dövülerek ama hakkederek aldılar. bu gösteri zaten izinli, o açıdan bir risk taşımamakta. sadece belli bir süre için bir arada olmamız, dikkate değer bir sayıyı yakalamamız halinde gayet işe yarayabilir.”*
Aynı böyle düşünüyorum. Hiçbir şey yapmasak, sadece orada kalabalık olarak bulunsak, durup beklesek, insanlar “ne oluyor, kim bunlar?” dese, gazetelerde haber olsa bile yeter. Yeter ki mecliste birileri “bunların keyfi yerinde, hiç tepki göstermiyorlar.” diye düşünmesin. Türkiye’de bir kesimin internete uygulanan sansürden haberi olduğunu ve bundan hoşlanmadığını onlara duyurmalıyız. Duyurmalıyız ki Diyanet İşleri Bakanına site kapattırma yetkisi verirken iki kere düşünsünler. İnternette yaptığımız her hareketi izleyebilme yasasını çıkartırken daha büyük bir tepki gelebileceğini bilsinler.
Tabi şölen mevzusu ne taraftan baktığınıza göre değişiyor. Ben misal Efes Pilsen tarafından bakıyordum. Pek şölen havasında geçmedi bizim için maç. Geçtiğimiz çarşamba 2009-2010 Beko Basketbol Ligi’ni son maçla kapattık. Sezon Fenerbahçe Ülker takımının şampiyonluğu ile sonuçlandı. Geçen yıl benzer bir tabloda oldukça çekişmeli ve sinir harbi gibi geçen seri sonunda Efes sansasyonel bir şekilde şampiyonluğa ulaşmıştı. Hatta o kadar sansasyonel oldu ki Efes’li oyuncular sevinemeden soyunma odasına kaçmak zorunda kalmışlardı. Fenerbahçe Ülker’li oyuncular ve taraflarlar bu sene intikam almak istiyorlardı. Son maçın skoruna bakarsak da almış gözüküyorlar. (76 – 51)
İntikam gibi kelimeler hoş değil biliyorum ama Fenerbahçe’li taraftarların geçen yılı unutmadıkları her hallerinden belliydi. Öncelikle kendi evlerinde, saha avantajını çok iyi kullandılar. Stada girdiğimizden beri hiç susmayan, sürekli tezahürat yapan, ıslık çalan, hakemi, rakip takım oyuncularını sindirmeye çalışan, bu açıdan bakıldığında oldukça başarılı olan bir taraftar vardı. Efes Pilsen ilk hücumdan itibaren sahada istediklerini yapamadı. Yaratıcılıktan uzak, içeri penetrelerle bireysel anlamda birşeyler yapmaya çalışan bir Efes Pilsen izledik. Öte yanda Fenerbahçe Ülker top paylaşarak, sürekli boş adamı bularak ve içerideki kalıplı uzunlarını çok iyi kullanarak skor üretti. Birinci periyodun sonunda fark 20′lere çıkmış ve maç çoktan bitmişti. Benim için eziyet ondan sonra başladı. Hem çekişmeden uzak, basit bir maç izliyordum, hem de her Efes hücumunda sağır edici ıslıklara, her Fenerbahçe Ülker basketinde sağır edici anonsçuya maruz kalıyordum. Gerçekten, sahada olan her şeyi ağzının içine soktuğu mikrofonla anlaşılmaz bir şekilde anlatmaya çalışan bir anonsçu arkadaş vardı. Atıyorum biri faul alınca, top dışarı çıkınca, molalarda, basketlerde her olayı sanki görmüyormuşuz gibi aktarmaya ve taraftarı daha da gaza getirmeye çalıştı.
Taraftar ise resmen futbol kökenli bir grup fanatikti. Futbol stadyumlarında bağırıp çağırmak, davul çalmak, ıslak çalmak çok rahatsız etmez çünkü alan geniştir, üstü açıktır ama bu maçta resmen başım ağrıdı. Halbuki oraya oturup sakince maçımı izlemeye gitmiştim. Elbette tenis maçı izler gibi de izleyelim demiyorum ama her hücumda her saniye marşlar, anonslar, ıslıklar insanı rahatsız ediyor. Ne o insanlar izlediklerinden bir şey anladılar ne de biz. Efes taraftarına gelirsek, gördüğüm en centilmen, en kibar taraftar topluluğuydu (belki fazla kibar). Biraz da maçın erken kopmasından ötürü hiç sesimizi çıkarmadan maçımızı izledik.
Maç hakkında konuşmaya gerek yok. Sezon içinde iki takımında fazla maçını izlememiş olsam da tek maç üzerinden rahatlıkla bazı çıkarımlarda bulunabilirim. Efes Pilsen en başarılı olduğu yıllarda bir ekole sahipti. Türkiye’de hiçbir spor branşında, hiçbir spor takımının yapamadığı bir şeyi başarmış, başarıyı alışkanlık haline getirip kendi ekolünü yaratmıştı. Bu ekolün iki ana unsuru, gayretli savunma ve her daim genç ve yetenekli oyunculardı. Öyleki bir dönem milli takımın tüm oyuncuları neredeyse Efes Pilsen alt yapısından yetişmişti. Çarşamba günü gördüm ki ne Efes Pilsen’in üçüncü çeyreklerde maçı kopartan savunması kalmış, ne de Kaya Peker, Ömer Aşık, Ender Arslan jenerasyonundan sonra takıma bir genç katılmış. Bu oyuncular da kariyerlerinin zirvesini çoktan yaşadılar. Takımda enerji yok, onları ateşleyecek, başarıya hasret oyuncular yok. Bu noktada ibre tersine dönmüş diyebiliriz çünkü Fenerbahçe Ülker bayrağı Efes Pilsen’den devralmış. Bir zamanlar onun yaptığı kadar olmasa da yetenekli bir jenerasyonu A takıma entegre ediyor. Türk basketbolu açısından ise tehlike çanları bangır bangır çalıyor.
2010 yılında Türkiye’de yapılacak olan şampiyonada alınacak bir başarı belki televizyon ihalesinden, sponsorluğa, sezon maçlarına taraftar çekmeye kadar basketbolda biraz silkelenmemize neden olabilir. Zaten tüm oyuncular da bunun farkındalar. Ben her ne kadar milli takıma güvenmesem de birçok yıldızın dinlenme ya da sakatlık sebebiyle Türkiye’ye gelmeyeceğini düşünürsek, bir şansımız olabilir.
Son Dakika Haberi: Efes Pilsen yönetimi 2 senelik sözleşmesi sona eren Ergin Ataman’la yeni sözleşme yapmayacağını açıkladı. Adama yol vermişler yani. Yeni antrenör için gönlüm Aydın Örs’den yana.
2 Nisan 2010 Cumartesi sabahı sıcacık bir güne İdefix’in e-kitap ile ilgili müjdesiyle uyandım. Mail kısaca İdefix’inde aralarında bulunduğu Ebi A.Ş.’nin genel müdürü Mehmet İnhan’ın yazdığı samimi bir mektuptan ibaretti. Mehmet İnhan kısaca böyle bir olayda öncü olduklarından ötürü memnuniyetini belirtiyor, 15 Nisan’ı beklememiz gerektiğini söylüyor ve destek verenlere teşekkür ediyordu. Dediği gibi yaptım, 15 Nisan’ı bekledim. Bu arada benim gibi sabırsız olanlar ama kenarda köşede gönlünce harcayabileceği 600 lirası olanlar için şimdiden 2 adet e kitap cihazı ön siparişe sunulmuştu.
Reeder: Gerçekten harika bir cihaz. Kapasitif dokunmatik ekrana sahip. Tüm popüler formatları destekliyor (kendi yazılımı ile tüm popüler formatları kendi formatına çeviriyor). Müzik çalıyor, resim dosyalarını açıyor. E-ink teknolojisine sahip. Kendi sitesinden havale ile 629 liraya satın alabiliyorsunuz. Bunun dışında İdefix fiyatı 550TL + KDV ve son olarak gittigidiyorda her seferinde 3 adet olmak üzere açık artırmaya sunuluyor. Burada da her ne hikmetse fiyatlar 600 civarı sonlanıyor. Reeder’ın benim için tek kafa karıştırıcı yanı dokunmatik ekran performansı. Deneyenler e-ink ekranın üzerine dokunmatik katmanın gelmesiyle yazıların bulanıklaştığını söylüyorlar. Aslında böyle bir cihaz için dokunmatik ekran çok da gerekli değil.
Cybook Opus: Bu cihaz için yüksek kontrast denmiş ama öyle sanıyorum ki e-ink teknolojisini kullanan tüm cihazların kontrast ve ekran kaliteleri birbirlerine benzerdir. Dolayısıyla Cybook Opus dokunmatik bir ekrana sahip olmayarak bende daha büyük bir güven yaratıyor. Öte yandan mp3 dosyalarını dahi çalamaması, tek işinin elektronik kitap olması (tam da benim istediğim gibi) buna rağmen fiyatının düşük olmaması onu da almamam için geçerli nedeni verdi bana.
15 Nisan’a kadar beklerken boş durmadım elbette, Ebay’dan Kindle ve türevlerinin açık artırmalarını izledim, diğer elektronik kitap cihzalarını araştırdım. Maalesef gördüm ki başta Amazon Kindle ve Sony Reader olmak üzere şirketler ne kadar çok satarsa satsın -ki Kindle’ın satış rakamının milyonları bulduğu söyleniyor- fiyatları bir türlü düşmüyor. Şu sıra tüm elektronik kitaplar benzer teknolojilere ve benzer fiyat etiketlerine sahipler. Bulabildiğim en ucuz elektronik kitap Kobo eReader ve o da 150$ fiyat etiketine sahip ama 2010 mayısında satışa sunulacakmış. Türkiye’ye yollamadıklarını söylememe gerek yok sanırım. Zaten Kindle’ın uluslararası sürümü bile yüzlerce ülke arasından Türkiye’ye uğramıyor. Sanırım buradaki Türkçe e kitap kaynağının yetersizliği, Türk insanının alım gücü ve yine Türk insanının kitap okuma oranları bu eğilimi haklı gösterebilir. Öte yandan Sony’nin Pocket Edition‘u 199$ fiyat etiketine sahip ama bu ürünler nasıl oluyor da Türkiye’ye gelirken 3 katı fiyata çıkıyorlar anlamak mümkün değil.
Gelelim esas konumuza çünkü hali hazırda 15 Nisan’ı geçeli 2 gün oluyor. Ben İdefix’in uzun zamandır bu işe hazırlandığını ve 20′den fazla yayınevi ile anlaşınca şöyle dolu dolu bir arşiv ile geleceklerini düşünerek fazlaca heyecan yapmıştım. Yani sonuçta Apple’ın iBook mağazasında 60bin, Amazon’un elektronik kitap mağazasında 450bin e-kitap mevcut. İdefix ise açılışı Can yayınlarından 22 kitap ile yaptı. E-kitap sayfalarında ise sadece Can Yayınlarının kitapları mevcut. Diğerler yayıncıların e kitaplarına şuradaki sayfadan ulaşabilirsiniz. Tabi bu yayıncılarının en iyisinin 5 adet e kitaba sahip olduğunu söylersem sanırım neden sadece Can Yayınlarının kitaplarının listelendiğini anlamış oluruz.
Bağlamak gerekirse elektronik kitap dünyada olduğu gibi Türkiye’de de oldukça yeni bir kavram ve henüz emekleme aşamasına bile gelemedi, kafasını düz tutmakla meşgul. Basılı kitaplar elektronik ortama aktarılmadıkça cihazlar satın alınmaz ve Türkiye’ye gelmez, cihazlar satılamadıkça da kitaplar elektronik ortama aktarılmaz. Döngüyü birilerinin kırması lazım. Ben kendi adıma nispeten uygun fiyatlı e kitaplar Türkiye’ye gelmeye başladığı zaman bir tane edineceğim (büyük ihtimal dokunmatik ekranı olmayan, müzik çalmayan, resim açmayan, e ink teknolojisine sahip sadece işini yapan ucuz bir model olacak). Ondan sonra iş yayıncılara düşüyor. Bu arada kısıtlıda olsa varolan elektronik kitaplarının fiyatlarına baktığımız zaman, henüz best seller kitaplar çevrilmediği için, zaten ucuz olan kitapların yaklaşık %20 daha ucuza e kitap olarak satıldıklarını görüyoruz. Bu oranın %50 olmasını diliyorum, birçokları için e kitabın korsan kitaba alternatif olabilmesi için.
Öyle ya da böyle 2010 15 Nisan ilerde bir devrin başladığı tarih olacaktır, sadece henüz bunun farkında değiliz.
Şu kitabın sayfalarını koklayamadan, onlara dokunamadan, “hissedemeden” kitap okuyamayanlara hastayım. Bu eskiye özlem, afili tasarıma sahip yeni teknolojiyi kabul etmeme durumu hemen her devir teslim töreninde vuku buluyor sanırım. Çok uzaklara gitmeden müzik teknolojisini ele alalım. Gerçek sesi kaydetme fikrinden, plak, kaset, cd ve mp3′e uzanan yolda, her basamakta aynı tartışmaları yaşamışızdır. Plaktan kasede geçerken söylediğimiz her şeyi kasetten cd’ye geçerken de söylemişizdir. Açıkçası ben kasetten direk mp3′e atlamış bir jenerasyonun mensubu olarak yeni teknolojiye direnenleri hiçbir zaman anlayamadım.
Mevzumuz olan elektronik kitaba sığ bir yaklaşımla basılı yayını öldüreceği düşünüldüğünden olsa gerek çok fazla tepki veriliyor. Oysa o insanların unuttuğu çok önemli bir şey var ki o da elektronik kitabın sadece roman okumak için tasarlanmadığı. Orada her zaman ihtiyaç duyacağı dökümanları ve makaleleri yanında taşımak, ihtiyaç anında başvurmak zorunda olan insanlar var. Onlar elektronik kitap teknolojisinin gelişmesine bel bağlamış durumdalar. Otobüste kitap okumaktan ziyade bir sürü dokumanı yanında taşımak zorunda olan insanlardan bahsediyorum.
Ayrıca şu yazımda değindiğim e-ink (elektronik mürekkep) teknolojisi elektronik kitabın olabildiğince normal kitaba yakın bir okunma performansına sahip olmasını sağlamıştır. Gözleri yormayan, arkadan aydınlatmalı olmayan, normal bir kitabı nerede okuyorsanız elektronik kitabı da aynı yerde aynı şartlarda okuyabildiğiniz cihazlar geliştiriyorlar. Onlarca kitabı daha ince, daha hafif bir cihazda, aynı şartlarda üstelik daha fazlasıyla birlikte okumak beni cezbeden bir şey. Misal kitap okurken aynı zamanda arka planda hoş, dinlendirici bir müzik çalmak ve bu ikisini aynı cihazla gerçekleştirmek hoş olurdu.
Öte yandan elektronik kitabın yaygınlaşmasının kaç tane ağaç kurtaracağını, basım maliyeti olmadığından daha ucuz olacağını ve daha çok kişinin kitap okumasını sağlayacağını sanırım göremiyoruz.
Her şey bir yana, birkaç fantastik dergi ya da gazete dışında yayınlarını sadece elektronik ortamda çıkaracak bir firma düşünemiyorum. Çok uzun bir süre boyunca hem elektronik hem basılı yayın devam edecektir. Daha sonra ibre yavaş yavaş elektroniğe kayacak ve belki biz göremeyeceğiz ama bizim çocuklarımız kitabın kokusuna, dokusuna hasret yaşayabilecektir. Günün birinde firmalar, herkesin taşınabilir mp3 çalara veya bir elektronik kitaba sahip olduğunu farkettikleri an kitap/dergi basmayı sonlandırabilir ya da cd/kaset teknolojisini gömerek çevirimiçi müzik satmaya ağırlık verebilirler.
Bir sistemi eleştirirken kişilerin insiyatifinde olan problemleri gündeme getirmemek gerekir. Bugün hepimizin kabullendiği eğitim sisteminin problemlerinin çoğu aslında kusursuz işlemeyen sistemden ötürüdür. Yani sistemimizde bir problem yok. Bunun yanında eğitimcilerimizin başarısızlığı daha ön plana alınabilir. Bahsetmek istediğim konu Öss, okulda şiddet, süper zeki beyinlerin normalleştirilmesi, teorik derslerden ötürü ezberci yaklaşım filan değil. Bunları hepimiz biliyoruz zaten.
Akademik düzeyde öğrencileri nasıl daha iyi yetiştiririz, onları nasıl daha iyi mühendis, doktor, yapabiliriz diye düşünen, kafa patlatan insanlar mevcut. Onlar mühendis olmak isteyen birine nasıl mühendis yaklaşımını öğretebilirizin derdinde çoğunlukla. Evet, mühendis olmaya karar vermiş öğrencilerin tamamına yakını mühendisliğin ne olduğunu bilmiyor. Okula başladıktan sonra da iş işten geçmiş oluyor. Mesleğinden memnun olmayan, mutsuz bir nesil yetişiyor. Pardon Öss’den bahsetmeyecektim.
Bilimde eleştirel düşünce adında sosyal bir ders alıyorum ve burada nasıl daha eleştirel, sorgulayıcı ve açık fikirli olabiliriz şeklinde fikir teatisinde bulunuyoruz. Burada en çok vurgulanan mevzu sanıyorum doğru ve güçlü sorular sorabilmek. Gençlerin ezberci eğitimle yanlış bir şekilde eğitildiklerini düşünürken eğitimcilerin onları ezbere yönlendirdikleri ve yorum yapmadan sadece ezberleyerek dersten geçirdikleri konusunda hemfikiriz. Ezberlemek basittir ve insan çoğunlukla basit olana eğilimlidir. Bu benim için pek geçerli değil çünkü korkunç bir hafızam var ve bir dersten ezber yaparak geçmem neredeyse mümkün değil. Bu yüzden tüm hayatım dersleri anlamaya çalışarak geçti. Aslında buna çalışmamam, direk anlamam gerekirdi. Sanırım ezberci eğitim dediğimiz şey tam olarak bu.
Oysa üniversiteye gidince gördüm ki çoğu akademisyen kolay olanı tercih etmiyor. Onlar bir şekilde bizleri mesleğe adapte etmek ve bizi sorgulayıcı, olması gerektiği şekilde yetiştirmeye çalışıyorlar. Bu bakımdan sevindirici, tüm hayatı boyunca ezberlemeye alışmış bir bünyeden sorgulaması istendiğinde afallayabiliyor. Gözlemlediğim kadarıyla herkes ilk o görünmez duvara fena halde tosladı. Hepimiz çalışma yöntemlerimizi ve saatlerini gözden geçirmeye başladık.
Tam olarak anlatmak istediğim şu. Bir öğrencinin bir sene boyunca eğitilme aşamalarını incelersek:
Evet işte benim ilgilendiğim bu ikinci aşama yani sınav aşaması bu günlük esas sorunumuzu oluşturuyor. Sınavların gereksizliğini eleştirmeyeceğim. Ondan önce devam zorunluluğu var bence (kısaca okula gelmek istemeyen ve sadece imza atmak için gelen biri hiç gelmese daha tatlı olmaz mıydı?)
Burada alışılageldiği üzere sınavlarda eğitimci daha önce anlattığı şeyler arasından birtakım sorular sorar. İşteki buradaki sorunumuz, bu soruları nitelikli ve öğrenciyi düşünmeye sevk eder cinsten mi olmalı yoksa dersi dinleyen, olayı çözen herkesin yapabileceği, öğrencinin daha önce gördüğü hatta derste çözdüğü soruların benzerleri mi olmalı?
Bilimde eleştirel düşünce dersinde kesin olarak ortaya koyduk ki öğrenci sorgulamalı, yargılamalı, düşünmeli, ve sonuca ulaşmalı. Gerçek hayatta karşısına hiç görmediği problemler çıkacak ve bunu çözmesi istenecek. Ama gerçek hayatın şartlarını oluşturmaya çalışırken, çok önemli bir detayı atladığımızı fark ettim. Süre. Sınav süresi, bizlerin muhtemel 5 soruyu düşünüp, kafamızda bir çözüm şeması oluşturup, doğru cevaba ulaşmamız için asla yeterli değil. Nitekim dersi hakkıyla anlamış bir kişiye yargı gerektiren 5 soru ve sınırsız zaman verirsek bu kişi soruların tamamına bir şekilde cevap verebilir ama sen bu kişiden aynı işi 90 dakikada yapmasını beklersen adaletsizlik yapmış olursun. Dolayısıyla tüm öğrencileri boş bir kağıdı doldurmaları suretiyle elediğimiz bir sistemin doğruluğunu kabul edersek, ben öğrencinin ne kadar zeki olduğundan çok ne kadar çalışkan olduğunun test edilmesini daha doğru ya da daha az yanlış buluyorum.
Metal müzikle ya da elektronik gitarla alakası olmayan insanların rastlamamış olabileceği, rastlayanların ise kafayı kırarak ne olduğunu aradığını tahmin ettiğim “Betcha Can’t Play This” efsanesine son noktayı koyuyorum.
Betcha ingilizcede “bet you (bahse girerim)” manasının bir türevidir (aynı gotcha/got you gibi).
Şimdi sağda solda (özellikle youtube’de) rastlayabileceğiniz, ünlü grupların ünlü gitarcılarının en az bir tane “Betcha Can’t Play This” videosu mevcut. Bu gitarı yemiş bitirmiş, bütün olarak çıkartmış devam eden arkadaşlar hayvanı pickinglerle, hayvani sololar atarak bir nevi, “Bahse girerim bunu çalamazsınız” ambiyansı yakalıyorlar. Biraz mütevazı olanları videonun devamında ağır çekim tekrar çalıyor. Yine de sololar çalınabilir gibi değil.
Örnek olması açısından en beğendiğim 3 tanesini buraya koyuyorum (youtube). Related diye diye nicesine sarılırsınız artık.
Chris Broderick – http://www.youtube.com/watch?v=xkpZ645ztl0
Andy Timmons – http://www.youtube.com/watch?v=n5p-i-jGc0s
Doug Aldrich – http://www.youtube.com/watch?v=l3mDlJlR_o8

Kategoriler
Etiket Bulutları
Blog RSS
Yorum RSS
Son 50 Yazı
Geri
Boş
Yaşam
Yeryüzü
Rüzgar
Su
Ateş
Işık « Varsayılan