Google Picnik uygulamasını satın alınca hepimiz heyecanlandık. Özellikle satın almanın hemen ardından uygulamanın Picasa‘ya dahil edileceği ve ücretsiz olacağına dair haberler çıkınca. Hafta itibariyle ilk kez bu yönde bir atılım gördük. Henüz biz kullanıcılara kayda değer bir uygulama sunmasa da Picasa Web Albums içinden Picnik uygulamasına ulaşabiliyoruz.
Öncelikle sağda solda dolaşan yanlış bilgiyi düzelteyim. Picasa Google satın almadan önce bazı özelliklerini 25$ karşılığında Premium olarak sunuyordu. Hala öyle. Picnik’in harika filtreleri maalesef şu sıralar ücretli. Ama kullanıcıların en çok işine yarayacak temel özelllikler ücretsiz. Son gelişme ile Picnik’in tamamen ücretsiz olduğu doğru değil, hala eskisi gibi ücretli.
Öte yandan yapılan çok büyük bir yenilik yok. Sadece Picasa Web üzerinden “Edit in Picnik” seçeneğini seçtiğimizde ayrı bir frame içinde Picnik uygulamasını açıyor. Henüz Google hesabımızla siteye giriş bile yapamıyoruz. Benim kullanıcı olarak beklentim Picnik uygulamasının Picasa programına entegre edilmesi ve tüm özelliklerinin ücresiz olması. O zaman satın almanın bir anlamı olacak. Hali hazırda fotoğrafımızı Picnik’e yükleyip, düzenlememizi yaptıktan sonra tekrar Picasa’ya aktarma işlemini kolaylaştırmak dışında hiçbir yeni özellik gelmemiş.
Picnik’i bilmeyenler için de ayrı bir paragraf açalım. Online fotoğraf düzenleme uygulaması. Orta düzey bir kullanıcının ihtiyaç duyabileceği her türlü özelliği bünyesinde barındıran oldukça gelişmiş bir site kendisi. Henüz kullanmaya başlamadıysanız bence bir şans verin.
İtiraf etmeliyim ki 29 Nisan’a kadar Pardus kullanacağım, yeni Ubuntu’nun kararlı sürümüne kadar Pardus’u deneyimleyeceğim diyerek verdiğim sözü tutamadım. Önce aklımı Ubuntu tabanlı Linux Mint çeldi. İki gün öncesine kadar onu kullandıktan sonra Ubuntu 10.04′ün Beta1 sürümünün çıktığını öğrenip bir kez daha yan çizdim ve dayanamayıp yükledim.
Yeni Ubuntu’nun merakımı cezbetmesinin iki sebebi vardı. Birincisi aylardır konuşulan 10 saniyelik açılış süresi idi. Canonical tee 9.10 sürümü çıkmadan, 10.04 sürümünde hedeflerinin 10 saniye olduğunu açıklamıştı. O zamandan beri bu sürüme büyük sempati besliyorum. Şuradan indirip kurabilirsiniz.
Henüz Beta1 olmasından ötürü tam stabil bir sistem olduğu söylenemez. Benim makinemde arada bir ekran kendi kendine kapanıyor ve hiçbir şekilde geri getiremiyorum. Mecburen reset atmak zorunda kalıyorum. Onun dışında sistem iki kere erör verip açılmayı reddettiği için birkaç saat içinde 3 kez tam kurulum yaptım. Neyseki tek kurulum 10 dakika filan sürüyor. Hatta kurulum yaparken neredeyse zevk alıyorum.
Ayrıntılara inmek gerekirse, kronometre ile yaptığım ölçümlerde sistemin 21 saniyede açıldığını keşfettim. Bu aynı makinede bir süre sonra dakikalar içinde açılmaya başlayan Windows’lara ve yine aynı makinede 27 saniyede açılan 9.10′a göre gayet başarılı bir rakam. Lakin henüz hedeflerinden hayli uzaklar.
Bunun dışında Ubuntu ilk kez ekran kartımın driverını otomatik yükleyerek beni sevindirdi. Artık başlangıçta kurmam gereken driver sayısı bire düştü: Wireless. Aslında bu can sıkıcı bir konu çünkü ilk kez sistemi kurduğumda kablo ile internete girmeden kablosuz internete giremiyorum. Gelecekte hatta belki kararlı sürümde bunu da aşarlar umarım.
Öte yandan tasarımsal devrimden de bahsetmek gerek. Devrim diyorum çünkü Ubuntu bu sürümde ilk kez pencere ikonlarını sağ üst köşeden sol üst köşeye aldı. Bir nevi Macintosh tasarımına daha da yaklaşıldı böylece. Yalnız sorun şu ki tüm Ubuntu uygulamalarının ve yüklü gelen Firefox gibi harici uygulamaların ikonları solda iken, sonradan yüklediğimiz uygulamaların; örneğin Google Chrome’un ikonları sağda. Zaten içgüdüsel olarak imleç hep sağa gidiyor. Sola alışsak bile bazı programların ikonları solda, bazılarınki sağda olacak. Canonical’ın neden böyle bir değişiklik yaptığını merak ediyorum. Bu bana kendini Linux camiasından soyutlama ve tekelleşmeye çalışma olarak geliyor. Üreticilere kendilerine özel program yazmaya teşvik etme gibi.
Son olarak yeni Ubuntu’da iki önemli değişiklik olacak. Birincisi Ubuntu’nun resmi arama motoru artık Yahoo olacak. İkinci olarak da bu sürümden itibaren Ubuntu’da Gimp uygulaması ön tanımlı gelmeyecek. Bu karar mecburi olarak verilse de (şişen sistem boyutunu bir şekilde cd’ye sığdırabilmek için bazı programlardan feragat ediyorlar. Şurada bahsetmiştim) Linux camiasını ikiye bölen bir karar oldu. Belki ilerde fikirlerini değiştirebilirler ama bunun Gimp’in gelişimini etkileyeceği kesin.
Sonuç olarak yeni Ubuntu hakkında henüz bir kanıya varmak için erken, en azından rc sürümünü beklemekte fayda var. Dediğim gibi kararlı sürüm 29 Nisan’da çıkacak. Tüm takvime şuradan bakabilirsiniz.
2009 yılında Twitter’ın muazzam sıçramasına tanık olduk. Facebook Friendfeed’i satın aldı, aynı zamanda yılın sonlarına doğru kullanıcı sayısını 400 milyon kişiye çıkardığını duyurdu. Birçok sosyal medya sitesi kuruldu ve battı. Birçok site görünümünü daha sosyal bir hale getirdi. Bloglara sosyal medya gadgetları konuldu. Özetle 2009′da sosyal medyanın patlamasına tanık olduk. Bu trendin 2010′da da ve daha uzun yıllar katlanarak artacağını öngörmek zor değil.
Öte yandan ilklerin şirketi Google’dan bir sosyal medya hamlesi beklememek de saflık olurdu. Özellikle Facebook’un Google’a her konuda başarılı bir şekilde kafa tutması, Google’dan karşı bir Facebook hamlesini zorunlu kıldı (özellikle ortalarda dolaşan @facebook.com uzantılı mail dedikodusu gerçekleşirse mail piyasası kızışır). Böylece Google Buzz doğmuş oldu.
Google Buzz ilk bakışta tam anlamıyla bir Friendfeed klonu gibi gözükse de, temelde Twitter’dan Facebook Lite’a her platforma alternatif oluşturmakta. Wave ile başarısız bir reklam stratejisi uygulayan Google bu sefer eski usül tanıtımına geri döndü ve dann! diye Google Buzz’ı piyasaya sürdü. Totalde bir gün içinde de herkesin Buzz’ı aktif olmuştu.
Google Buzz’ı kullanmayanlar için özetlemek gerekirse, Gmail içinde yer alan bir sosyal medya aracı diyebiliriz. Inbox’un altına yerleşen Buzz klasörü ile Buzz mesajlaşmalarımızı kontrol edebiliyoruz. Temelde yazı, resim ve video paylaşabiliyoruz, herhangi bir karakter kısıtlamamız yok. İnsanlar gönderilerimize yorum yazabiliyorlar ya da beğenebiliyorlar ve her platformda olduğu gibi birbirimizi takip ediyoruz.
Burada benim en çok dikkatimi çeken, Buzz ile Google Profile uygulamasının entegre olmasıydı. Google Profile, Google tarafından çok önceleri duyrulan, Google Account sahiplerinin kendi profillerini oluşturabilecekleri sade bir platformdu ama neredeyse kimse tarafından kullanılmıyordu. Benim özellikle sevdiğim ve blogumda paylaştığım bu servis belki Buzz sayesinde hak ettiği popülariteye ulaşabilir.
Burada konusu geçmişken değinmek istediğim iki önemli mevzu var. Bunlar Google Account mailimizi ve Google Account ismimizi “Verified” yani “Onaylanmış” yapmak. Kolay olan mail verified işleminden başlayalım.
İlk kez Google hesabınızı oluştururken sizden ikinci bir mail hesabı istemiş olmalılar. Buraya bir başka Gmail hesabı yazamıyoruz, Hotmail, Yahoo ya da diğer servislerden aldığımız bir mail hesabımız varsa buraya olası bir güvenlik durumunda ikinci mailimiz olarak kullanmak üzere atıyoruz. İşte onu atamadıysanız, şimdi atamanız gerekir. Google hesap ayarlarımıza gidelim ve oradan Email bölümünden “Edit” diyerek “Secondary Mail” kutusunu dolduralım. Atadığımız yeni mail adresimize “Google Email Verification” isminde bir mail gelmiş olması lazım. Oradaki bağlantıya tıkladığımız zaman emailimiz onaylanmış olacak ve Google Profile sayfamızda verified email şeklinde gözükecektir. Geldik zor kısma.
Google ismimizi onaylatmak, Amerika dışında çoğunlukla mümkün olmamakla birlikte biraz sancılı bir süreç. Çünkü işin içinde onaylı ismimizle Google’ın Knol uygulamasında yazı yazmak var. Neyse, bir şansımızı deneyelim. Google Knol sayfasına gidelim. Email adresimizle giriş yapalım ve yukarıda yer alan “Preferrences” bağlantısına tıklayalım. Açılan sayfada “Name Verification” tabı var ise, buradan hangi yöntemle onaylatma işlemini yapacağımızı seçebiliriz. Telefon numaramızla ve kredi kartımızla. Telefon numaramızı seçersek, gün içinde Google tarafından aranacağız ve Google Knol sayfasında vermiş olduğu sayı ve diyez(#) işaretini telefon ile girmemizi isteyecek. Bu işlemlerden sonra Google ismimiz onaylanmış olacak. Google’ın dediğine göre Amerika dışındaki kişilerin isimlerini onaylayabilmeleri için çalışıyorlarmış.
Google Buzz’a geri dönersek, özellik olarak şu anda Friendfeed’in sunduklarının yarısını sunmayan bu sade servis, özellikle dün Friendfeed’e Türkiye’den saatlerce ulaşılamamasından sonra yüzlerce insan tarafından aktif olarak kullanılmaya başlandı. Frienfeed’in takip ettiklerimin takip ettikleri özelliğinin çok işe yaradığını düşünen biri olarak Google Buzz’da bunu görememek beni hayal kırıklığına uğrattı. Örneğin Frienfeed’de açtığınız bir feede 1000 takipçisi olan biri yorum yazdığında ya da like verdiğinde feediniz onun 1000 takipçisi tarafından görülüyordu. Onun takipçileri de feedinize bir şeyler kattığında onların da takipçileri derken sizi çok az kişi takip etse bile, daha sitede yeni olsaniz bile yüzlerce kişiye ulaşma şansınız oluyordu. Ne kadar sosyal olduğunuz değil ne kadar değerli şeyler paylaştığınız önem kazanıyordu ve bu durum insanlarda takipçilerine karşı bir otokontrol mekanizmaso geliştirmişti. Yani sizin saçma sapan şeylere yorum yazıp, like verdiğinizi gören takipçileriniz sizi takip etmeyi bırakabilirdi. Dolayısıyla, sadece sizin değil, takipçilerinizin de hoşuna gideceğini düşündüğünüz feedleri paylaşıyordunuz. Söz gelimi sadece programlama üzerine ya da spor üzerine şeyler paylaşanlar kendi içlerinde küçük ve harika bir kitle oluşturabiliyordu.
Google Buzz’da ise biz çevirimiçi değilken yazılanlar biz geldiğimizde parantez içinde sayı olarak gösteriliyor ve böylece hiçbir şeyi kaçırmamış oluyoruz ama gönderilerimizi sadece takipçilerimiz okuyabiliyor ve bu büyük bir handikap. Sistemin gelişmesi yönünde çok büyük bir engel. Google takipçilerimizin paylaşımlarını Recommended adı altında aşmaya çalışmış ama aynı etkiyi vereceğini sanmıyorum.
Bu arada Buzz’da paylaştıklarımızın Gmail kotamızdan yediğini de söylemek gerekir. 7gb’ı doldurmak zor ama bunu da göz önünde bulundurmalıyız. Şu ara Google ile ilgili en çok merak ettiğim şey, Google Buzz ve Google Wave’in akibeti. Bakalım Google marka değerini bu iki servisinde güçlü bir şekilde kullanabilecek mi? Yorumlarınızı bekliyorum (buraya kadar okumuş olan siz değerli okuyucularımdan, teşekkürler)
Apple IPad sahneye çıktığından beri 2000′lerin başından bu yana tartışılan tabletlerin akibeti bir kez daha gündeme geldi. Henüz IPad piyasaya sürülmediğinden başarılı mı, başarısız mı olacağı merak konusu. “Hemen alırım” diyenlerin aksine “İkinci versiyonunu beklerim” ya da “Gereksiz” diyenler çoğunlukta gibi. Ben bugün başlıktan da anlayacağınız üzere farklı bir ürünü tartışacağım.
Google Chrome Os temelde netbooklara özgü bir işletim sistemi olarak lanse edilse de, platformdan bağımsız çalışacağı aşikar. Hatta bunu masaüstü bilgisayarında kullanacak Google aşıkları bile çıkacaktır. Bana kalırsa heyecan içinde beklediğim Chrome Os ne netbook, ne notebook için uygun bir sistem değil. Bir netbook sahibi olsaydım Ubuntu Netbook Remix kullanırdım. Bir notebook sahibiyim ve şu sıralar Pardus kullanıyorum. Öte yandan Chrome Os’u bilgisayarıma en fazla denemek için kurarım sanırım. Burada önemli olan soru şu: Chrome Os yüklü bir cihaz satın alır mıyım?
Vaktinin neredeyse tamamını bilgisayar başında geçiren ve bu kısmının da %90′ında internet işleri ile uğraşan biri olarak Chrome Os çok işime yarardı. Böyle hafif, hızlı ve stabil bir sistem, bana sadece ihtiyacım olanı veren bir sistemi kullanmak çok isterim. Lakin yukarıda dediğim gibi Chrome Os’u bu amaçla üretilmiş netbooklarda bile kullanmam çünkü netbooklar kapasiteleri itibariyle bana internete girmekten çok daha fazlasını verebilirler.
Oysa tablet pc’ler bana kalırsa internete girmek için dizayn edilmeli ve bu bakımdan Chrome Os tablet pc’ler için biçilmiş kaftan konumunda. Çünkü kimse kocaman bir tablet pc’de müzik dinlemek istemez, fotoğraf çekmek istemez ya da küçücük bir tablet pc’de resim işlemek, oyun oynamak istemez. Tablet pc’ler film izlemek, internete girmek ve online işlemlerimizi yürütmek için harika araçlar. Bugüne kadar tutmamalarının sebebi bu amaçlarla üretilmemeleri. Bakın, IPad içinde IPhone Os kullanıyor. Bu pratikte bir bilgisayar işletim sistemi kadar gelişmiş olmayan, Apple’ın izin verdiği ölçüde geliştirilebilir ve tamamiyle kısıtlı bir ürün demek. İhtiyaçlara mükemmel derecede cevap vermesinin dışında bir numarası yok. Söz gelimi IPad’e Autocad (Mühendislik tasarım programı) yükleyip çizim yapamayız ama HP’nin Slate adlı ürününde bunu yapabiliriz. Çünkü içinde Windows 7 yüklü geliyor. Oysa kimse Slate’e Autocad yüklemez. Dolayısıyla Apple belki de kısıtlı bir ürün yaparak doğru bir nokta yakalamış olabilir.
Ama IPhone Os bile Chrome Os kadar kısıtlı değil ve ben bu fikre bayılıyorum. Chrome Os beklentilerimi karşılayabilirse ilk çıktığı anda Chrome Os yüklü bir tablet pc almayı düşünüyorum.Çünkü Chrome Os, Linux alt yapısını kullandığından lisans bedeli olmadan satılacak, yüksek grafik uygulamalarını çalıştırmak için içinde pahalı grafik kartları barındırmayacak, tüm depolama işlemlerimizi internet üzerinden yapacağımızdan yüksek boyutlu hard diske gerek duymayacak ve büyük ihtimalle çok ucuz olacak. Ayrıca işlem kapasitesi düşük olduğundan pil ömrü de yüksek olabilir. Taşınabilir bir bilgisayardan başka ne bekliyoruz ki zaten? Başarılı bir dokunmatik ekran performansı sunsuz -ki bu çoğunlukla üreticilerle alakalı bir durumdur.
Böyle bir tablet pc’yi internetteki rutin işlemlerimi yapmak için kullanabilirim. Söz gelimi hızlı açılan bir sistem ile hemen maillerimi kontrol edebilir, bloga yazılan yorumları onaylayabilir, readerımı okuyabilir ve çıkarım. Belki notebookumu sadece masaüstü uygulamalarına ihtiyaç duyduğumda açarım.
Unutmadan, bana bu yazıyı yazmam için ilham veren prototip Chrome Os tableti şurada. En altta yer alan videoyu izlemenizi tavsiye ederim, belki siz de benim gibi heyecanlanırsınız.
Google Docs resmi blogundan yapılan açıklamaya göre önümüzdeki haftalarda devreye girecek yeni özelliklerle Google Docs’un kapasitesi 1gb’a yükselecek ve her dosya için upload sınırı 250mb olacak. Ayrıca Google sadece ofis dosyalarını değil, her türlü formatı destekleyecek. Bu özellik ile Google Docs’u verilerimizi kaydettiğimiz ücretsiz bir depolama alanı gibi kullanabileceğiz.
Benim üzerinde durduğum en önemli özellik bu. Hali hazırda Gmail’in verdiği 7gb alan için Gmail Drive gibi üçüncü parti yazılımlar ile, Gmail’imizi elverişsiz bir depolama alanı gibi kullanabiliyoruz. Dropbox gibi servisler ile ücretsiz 2gb’a kadar alana sahip olabiliyoruz. Microsoft’un Skydrive uygulaması ise 25gb alan vermesinin yanında 50mb dosya upload sınırı koyması ve klasörleri senkronize etmesinin dışında herhangi bir masaüstü upload yazılımı bulundurmaması ile sınıfta kalıyor.
Benim bu büyük firmalardan beklediğim, bir sürücü gibi kullanabileceğim, kısmen yüksek boyutlu, ücretsiz ve upload sınırı makul (250mb gibi) bir servisin olması. Google’ın Googlepages servisini iptal etmesi ile buradan kazandığı yüzlerce mb alanı kullanıcılara böyle bir depolama servisi olarak vereceğini düşünmüştüm. Bence Google bunu yaparsa çok ses getirir çünkü insanların bu tarz bir uygulamaya ihtiyacı var. Hali hazırda onlarca depolama alternatifi bulunmasına karşın hala insanların veri paylaşımı için ücretsiz Rapidshare servisini kullanmalarını başka türlü açıklayamıyorum.
Ek olarak, Google’ın, Gmail, Picasa ve Docs servislerinde sunduğu ücretsiz alanı yetersiz bulursanız cüzi miktarlar karşılığında hayvani boyutlara sahip oluyorsunuz. Örneklemek gerekirse senede 5$’a tüm bu servislerde 20gb alana sahip oluyorsunuz.
Akıllı telefonlarda flash desteği çok fazla gözetmediğimiz bir özelliktir. Genelde insanlar kameranın pikseline, çoklu dokunmatiğe ya da wireless gibi özelliklere bakarlar. Peki hiç bu muhteşem telefonlar ile internete girdiğinizde youtube.com’dan video izleyemeyeceğinizi düşündünüz mü? iPhone’da youtube uygulaması var demeyin. Tüm flash sitelerden bahsediyorum. Bugün internetteki çevirimiçi videoların %90′ı flash tabanlı. Bugün internet flash oyunları kaynıyor. Bugün siteler flash ile yapılıyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bugün ben hala Nokia 1100 kullanıyorsam sebebi keseme uygun flash destekli bir cep telefonu olmamasındandır.
Google’ın cep telefonunda ne gibi farklılıklar var diye bakınırken ve Google’ın bu hamlesi ile çok büyük bir hata yaptığını düşünmeye başlamışken birden full flash desteğini gösteren bir video ile karşılaştım. Bizzat Adobe çalışanı tarafından çekilmiş videoda eleman Nexus One ile flash oyun cenneti miniclip.com’a girerek bir oyun seçiyor ve takılmadan oynuyor. Yine bir başka sitede bulunan flash videoyu bufferlayarak izliyor. Tüm bu süreçte bir donma, kullanışlılığı azaltan en ufak bir yamulma yok. Ekran küçük, ama sitenin flashlı bölümüne zoom yapınca bu sorun da ortadan kalkıyor. Harkulade.
Google Nexus One’dan kısaca bahsetmek gerekirse, Avrupada 529$ fiyat etiketiyle satışa sunuldu. Bu fiyat anlaşmasız fiyat. Ayda 80$’a internet ve bedava dakika alternatifli 24 aylık taahhüt yapabiliyorsunuz.
Beni en çok etkileyen özelliklerinden biri de işlemcisi oldu. Üründe Htc Hd2 modelinde de gördüğümüz hayvansı 1GHZ Qualcomm işlemci kullanılmış. Bu şu sıralar akıllı telefon için en iyi işlemci alternatifi.
Ürün 4gb hafıza kartı ile geliyor ve 32gb’a kadar micro-sd kart destekliyor. 5mp auto focuslu, led flaşlı kamerası ve 3.5mm kulaklık girişi var. Ayrıntılar için Google Phone sitesine gidin. Zaten ürün sadece bu siteden satılıyor ve haliyle şu sıra Türkiye’ye gönderimleri yok.
Ürün hakkında yapılan yorumlar kısaca şöyle. iPhone’u tahtından etmekten uzak ama başarılı bir telefon olduğu yönünde eleştiriler var. Ayrıca bu Google ailesinin tek telefon modeli olmayacak. Cihazın donanımını Htc firması üstlenmiş ve yeri gelmişken Nexus One Android 2.1 işletim sistemi kullanıyor.

Kategoriler
Etiket Bulutları
Blog RSS
Yorum RSS
Son 50 Yazı
Geri
Boş
Yaşam
Yeryüzü
Rüzgar
Su
Ateş
Işık « Varsayılan